Bilgi Deryam

Çanakkale’yi geçilmez kılanlar – Çanakkale Destanı

Çanakkale’yi geçilmez kılanlar – Çanakkale Destanı

Çanakkale Destanı yıl dönümünde Çanakkale’yi geçilmez kılanları sizlere tanıtmak istiyorum İşte Çanakkale Destanı

Çanakkale Destanı – Bir Ömür Vefa

Balıkesir’de hiç evlenmemiş ve «Yedi Bekârlar» ismiyle anılmakta olan hanımlardan birisi berber Hayri Bey’in halası, bir gün hakkın rahmetine kavuşur. Cenazesinde birkaç akrabanın dışında kimse yoktur. Kılınan cenaze namazından sonra mevtayı takip eden topluluk kabristana gelir ve kendisi için açılan mezara büyük bir îtina ile yerleştirilir. Tam üzeri kapatılacakken, oradaki bir yakını şöyle bir hatırlatmada bulunur:

Aman unutmayalım, vasiyeti vardı!
Biraz sonra, bir kese dolusu diş ile birkaç torba saç getirilir ve mevtanın üzerine konulur. Sonra da defin işlemi tamamlanır. Cenaze merasiminde bulunanlardan birisi merakla sorar:

-Bunlar da neyin nesi? Niçin mezara konuluyor?
Bu işin gizemine vakıf olan bir kimse ise, onun bu merakını şu cevapla giderir: -Halamızın nişanlısı, nikahtan hemen sonra daha düğün yapılmadan Çanakkale’ye gitmiş.

Bir daha da dönmemiş. Gençliğinde çok güzeldi halamız. Çok isteyenler oldu. Lâkin o, nişanlısının hâtırasını kirletmemek için kimselerle evlenmedi. Mezara konulan diş ve saçlara gelince:

«-Yarın mahşer gününde, Huzûr-i İlâhî’de beyim ile karşılaşırsam; «Bu ağızdan, senin adından başka erkeğin adı çıkmadı.» diyebilmek için ağzından dökülen bütün dişlerini biriktirmiş.» Yine «-Huzûr-i İlâhîde ona; «Başıma, saçıma yaban eli değmedi.» diyebilmek için tarağına takılan bütün saçlarını toplamış. Saçlarım şâhid olsun diye torbaya koymuş. Onların da kendisi ile beraber gömülmesini vasiyet etmişti. Bizler de bu vasiyetini yerine getirdik.»


Baban Gelirse Beni Çağır Ha

Çanakkele Destanı…

Balıkesir’de Ali Şuûrî İlkokulu karşısındaki boşlukta beş altı yıl öncesine kadar eski bir ayakkabı tamircisi vardı. İkinci aralıktaki ikinci dükkanda kır, pala bıyıklı bir ihtiyar çalışırdı: Bizim Cevdet dedemiz… (Alkalp).

Bir akşamüstü dükkanın önünde çay içerken konu Çanakkale’ye gelince ağlamaya başladı. “Rahmetli babam Hafız Ali, Çanakkale’de kaldığında anamın karnında yedi aylıkmışım. Onu hiç tanımadım. Bir fotoğrafı bile yoktu. O günler çok zor günlerdi. Seferberliğin sıkıntıları, Kuvayı Milliye zamanı, işgal yılları, yokluk, kıtlık, sıkıntı, çocukluğumuz hep ekmek peşinde sıkıntıyla geçti.

Anam (Adeviye) benim çocukluğumdan itibaren her sokağa çıkışta her bir yere gidişte yanıma gelir:

– Oğlum ben pazara gidiyorum. Baban gelirse, beni hemen çağır ha…

– Ben komşulara gidiyorum. Baban gelirse, beni hemen çağır ha…

– Ben mevlide gidiyorum. Baban gelirse, beni hemen çağır ha..

Annem babamı bekledi durdu. Büyüdüm dükkan açtım. Annem gene her bir yere gidişte dükkana gelir, gideceği yeri söyler; “Baban gelirse, beni hemen çağır ha!” diye eklerdi.

Aradan yıllar geçti. Anacığım ihtiyarladı. Gene hep değneğini kakarak yanıma gelir; “Baban gelirse, beni hemen çağır ha!” diye tembihlerdi. Günü geldi ağırlaştı. Ölüm döşeğinde bizimle helalleşti:

“Bana iyi baktınız. Hakkınızı helal edin.” Bana döndü yavaşça:

“Baban gelirse, ona annem hep seni bekledi de” dedi. Birden irkilerek doğruldu ve kapıya doğru gülümseyerek;

“Hoş geldin… Hoş geldin!” diyerek ruhunu teslim etti.

Allah yolunu açık eylesin Oğul!

Sene 1915. Sonbaharın serin yağışlı günlerinden biri. Birinci dünya Harbi bütün cephelerde devam ediyor. Vatanın her tarafında barut ve kan kokusu. Yiğidlerin biri ölüyor, biri yetişiyor. İhtiyarı, genci savaşıyor, didiniyor, ve yurdumuza düşman çizmeleri basmasın diye, el açıp Allah’a dua ediyor. Cepheye durmadan takviye kuvvetleri gidiyor. İşte o kuvvetleri götüren tren, Bilecik İstasyonu’nda beklemekdedir. Askerlerin hepsi sakin. Belki bir daha dönmeyecekler, ama şehid olmak inancı, gönüllerine huzur veriyor.

Sevkiyat subaylarından biri, vagonların arasında, sessiz, hareketsiz bir gölge görür. Merakla şüpheyle yaklaşır. O anda şimşeğin aydınlığında şunlara şahid olur.

Ak saçlı, beli bükülmüş, soluk benizli, başı yaşmaklı, ihtiyar bir Türk anası çakılmış gibi orada duruyor, yağmurdan sırılsıklam olmasına rağmen huşû içinde beklemektedir. Anadolu’nun cefakâr, vefa timsali ve sabırlı anası ile, yaklaşan subay arasında şu konuşma geçer:

-Valide! Yağmurun altında niye bekliyorsun?

-Trende oğlum var, onu selâmetlemeye geldim.

-Oğlun kimdir, nerelidir?…

-Sögüt’ün Akgünlü köyünden, Mehmed oğlu Hüseyin.

-Onu görmek ister misin, çağırayım mı?

-Sana dua ederim, ona söyleyecek tek bir sözüm var.

Hüseyin kısa zamanda bulunur, elini öpen oğlunu bağırına basan ana son olarak:

-Hüseyinim oğlum benim, yiğidim!.. Dayın Şıpkal’da, baban Dömeke’de, ağaların Çanakkale’de şehid düştü. Bak, son yongam sensin. Eğer minareden ezan sesi kesilecekse, caminin kandilleri sönecekse sütüm sana haram olsun. Öl de köye dönme, yolun Şıpka’ya uğrarsa eğer, dayının ruhuna bir fatiha okumayı unutma. Haydi oğul! Allah yolunu açık etsin! demiştir.

Hüseyin son def’a anacığının elini öpmüştü. Yaşlı gözlerle, oğluna bakan Türk anası, son evlâdını da dualarla bu şekilde cepheye uğurlamıştır.

Çanakkale Destanı diyebiliyorsak, yukarıda yazdığım cefakar analar sayesinde, vefakar babalar sayesindedir. Çanakkale Destanı yıl dönümünde bütün şehitlerimiz için birer fatiha okuyalım. Çanakkale şehitlerimiz için El Fatiha.







ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.

© Bilgi Deryam | 2018 Bilgideryam.com - Sitedeki yazıları kaynak göstererek paylaşabilirsiniz. Tüm hakkı saklıdır.